Mezhep Nedir? Nasıl Ortaya Çıkmıştır? Kaça Ayrılır?

Mezhep Nedir? Nasıl Ortaya Çıkmıştır? Kaça Ayrılır?
Mezhep Nedir? Nasıl Ortaya Çıkmıştır? Kaça Ayrılır?

Hariciler: İmam ali halifeliğe getirildiğinde ona biat etmeyen Şam Valisi Muaviye, halkı kışkırtmaya başladı. Amacı bu makamı ele geçirmekti. Güçlüydü, paralıydı, üstelik Hz Ali’ye kendi soyundan gelen aile bireylerini savaşlarda öldürdüğü için çok kızıyor ve kan davası güdüyordu. Ali’nin görevinde başarılı olmaması için elinden geleni yapıyordu.

Şam Yöresinde  Müslümanlığın uygulanış şekli ise çok şekilci idi. Bu yörede halk Müslümanlığı sadece farzları yerine getirmekten ibaret sanıyor ve geçimlerini sadece savaşlardan elde edilebilecek ganimetlerle sağlıyordu. Muaviye minberden İmam Ali’ye lanet okuyor ve bölücülük yapıyordu. Şam yöresinin insanları üstelik İmam Ali’yi onun için inen ayet ve söylenen hadisleri  de bilmiyordu. Bilenler de Muaviye’den korktukları için seslerini etmiyorlardı. Muaviye Şamlıların kendisine bağlılıklarını göstermek için hiç çekinmeden cuma namazını çarşambaya aldırdı. Din bilginleri de dahil hiç kimsenin sesi duyulmadı. Ünlü yeşil kasrı cennette dönmüştü. Ganimetlerde en büyük pay onundu. Büyük kent merkezlerinde  ticari merkezler oluşturmuştu.

Muavye’nin karşısına aldığı ve yok etmek istediği İmam Ali ise İslam’ın tüm inceliklerine uyarak yaşayan bir İmam ve Halife idi. İmanın bilim kapısıydı. Alim ve Kamildi. Dünya malından, dünya zevklerinden elini eteğini çekmiş bir insandı. Yetimlere, fakirlere yardım etmek için çırpınan bir insandı. Gösterişten uzaktı. Tarlasında, işlerinde çalıştırdığı insanlarla birlikte çalışırdı. İslamın  yayılması onun tek amacı idi.

İşte birbirinden 180 derece farklı insan ve görüş. İstense de istenmese de bu iki görüş çarpışacaktı. Peygamberimizin eşi Ayşe deveden inme olayı yüzünden Ali’ye düşman olunca Muaviye ile güçlerini birleştirip Hz Ali’ye karşı savaştı.

İşte Haricilik Mezhebi bu çekişmeler sonucunda doğdu. Hakeme başvurulmasına karşı çıkan Yezit B. Asım adında birisi Hz Ali ve Muaviye yandaşı iki kişiyi öldürdükten sonra “Hüküm ancak Allah’ındır ” dedi. Bu cümle slogan haline geldi. Hz Ali’nin ordusundan ayrılan on binlerce insan bu görüşü benimsedi. Bunlar Hz Ali ve Muavye’ye uyan kişileri kafir saydı. Bunları yakaladıkları yerlerde, çocuk, yaşlı, hamile demeden acımasız bir şekilde öldürdüler.

Onların bu kötü ve olumsuz davranışları Hz Ali’yi etkisizleştirip güçsüzleştirdiği için, Muavye’nin güçlenmesine neden oldu. Çünkü katledilenlerin çoğu Hz Ali’nin yandaşlarındandı. Muavye Şam yöresinde önlemini almış zayiatını asgari bir düzeye indirmişti. Hariciler mezhep olarak tam bir taassup içindedirler. Hiç bir yeniliği kabul etmezler.  ” Cebri” düşünceye bağlıdırlar. Kulun yaptığı işin, Allah’ın takdiriyle ve Allah tarafından halk edildiğine inanırlar. Hariciler Emeviler ve Abbasiler döneminde de bazı isyanlar çıkardılar; ama başarılı olamadılar. Bunlar günümüzde Umman, Libya, Madagaskar, Afrikanın kuzey bölgeleriyle Cebre adalarında azınlık halinde yaşamaktadırlar.

Ceberiyye: Bu mezhebi kuran  746 yılında Horosan’daki ayaklanmalar sırasında öldürülen Safvan oğlu Cümh’dür. Bu mezhep Haricilere çok benzer. Çünkü bu inanç sisteminde irade ve ihtiyar yoktur. İnsanda var olduğu söylenen cüzi irade bile Tanrının külli iradesi içindedir. Hayır ve şerrin yaratıcısı Allah’dır. İnsan onun çizgisinde yürür ve hiçbir şeyi değiştiremez. Allah sıfat tanımlamak, onu insana benzetmektir. Allah’ı eylemleriyle özetleyebiliriz. Yaratıcı, yapıcı ve öldürücü oluşu gibi.  Her yaratılanın bir sonu olduğu gibi yine bir Tanrı yaratması olan cennet ve cehennem de ceberiyye inancına göre yok olacaktır.

Mürcie: Bu mezhep yandaşları imanı öne alırlar, insanın işlediği hayır ve şer eylemlerini ise geride tutarlar. Mürcie sözcüğü bu yüzden bir şeyi geriye almak anlamında kullanılır. Allah’ın affedici olduğu düşüncesine sıcak bakan bir inançtır. Bunlara göre imanın yeri insanın içi yani kalbidir. İmana sahip olan biri suç işlerde kendi açısından doğru ve helal olduğunu iddia etmediği sürece, yani işlediği suçun suç olduğunu kabul ettiği takdirde imandan çıkmaz. Kafir olmaz. Aynı şekilde kafir bir kişi de iyi ve doğru işler yaptığında da müslüman olmaz.

Mürcie inancına göre iman Allah’, Peygamberleri ve Allah’ın emirlerini bilmek ve kalben kabul etmektir.  Kulun bunları dille söylemesi, Allah’tan korkması ibadet yapması imandan sayılmaz. Allah’ı ve peygamberleri kalben tasdik eden kişinin dille bunu yadsıması kafir olmasına yol açmaz. Önemli olan kalp içindeki inkar ile tasdiktir.

Zahiriyye: 883 yılında ölen Davut B. Ali bu inancı kurdu. Kendisi İmam Şafi’nin öğrencisiydi. Ancak Kuran’ın ve Hadislerin zahiri anlamlarını benimseme yolunu seçti. Bu mezhepte Kuran ve Hadis üzerine yorum yapılamaz.  Allaha sıfat yüklenemez. Çünkü her sıfat onun durumunu küçülten bir durum yaratır. Örneğin Allah’a güzel dendiğinde onu sıfatla sınırlamış oluruz. Oysa Allah güzel sıfatının da üstünde  sınırsız kıyaslanması, sıfatlanması mümkün olmayan bir varlıktır. Kuran’da olduğu gibi Allah için gören, bilen… deyimlerini sıfat olarak yorumlamak bu mezhepte günah ve yasaktır. Ancak bu deyimleri isim olarak kabul ederler. Kulda cüzi irade vardır. Fakat karar Allah’ındır. Allah kulunu isterse kötü isterse iyi yola koyar. Büyük suç işleyen kişinin imanı varsa kafir olmaz.

Bu mezhep dogmatik bir değer taşır. Köpek bir tastan su içerse kalan su pis olur. Ama domuzun artığı olan su pis değildir. Bu su içilebilir, abdest alınabilir. Çünkü bunu yasaklandığına bir emir gelmemiştir. İnsanın idrarı suyu pisler. Ama domuzun idrarı suyu pislemez. Çünkü buna dair bir emir yoktur. Bu mezhep en çok Endülüs Emevi Devletinde yayılmış, bu devlet yıkıldıktan sonra o bölgede izleri tamamen silinmiştir. Halen Kuzey Afrika’da yandaşları bulunur.

Mu’tezile: Bu mezhep irade-i külliyeye inanan Cebriyecilere karşı bir tepki olarak doğdu. Mu’tezile’nin kelime anlamı ” ayrılanlar” anlamına gelmektedir. Hz Ali’den çeşitli nedenlerle ayrılanlar, kopanlar de bu deyim kullanılmıştır ama bu olayın söz konusu ettiğimiz mezhep ile kuruluş ve başlangıç olma açısından hiç bir ilişkisi yoktur.

Yaygın kanıya göre  ünlü bilgin Vasıl B. Ata hocası Hasan-ı Bısrhi’nin derslerini terk etmişti. Nedeni şuydu: Günah ve sevapları eşit olan birisi cennete mi girer, cehenneme mi? Büyük tartışmaya yol açan bu soyu Vasıl ikisine girmez şeklinde yanıtlamış ve eski düşüncede onları bırakarak dershaneden ayrılmış. Hasan Hoca “Vasıl bizden ayrıldı” demiş ve bu tartışma da Vasılı tutanlara Mu2tezile adı verilmiştir. Vasıl 699 yılında Medine’de doğmuş Basra’da yetişmiş ve 797 yılında ölmüştür. Mu’tezil’nin ikinci büyük ismi Ubeydoğlu Amr’dır.

Şimdi günahları ve sevapları aynı olan insana dönelim. Kuran’ı Kerim sadece cennet ve cehennemi haber veriyor. Akıl hastaları için, yani dinen bir sorumluluğu bulunmayan kişilerin de arafatta kalacakları bildirilir.  Ama yukarıdaki örnekte anlatılan durumu Kuran açıklığa kavuşturmaz. İşte bu noktadan sonra eksik ya da unutulmuş olan bu nokta da Mu’tezile mezhebi aklın kullanılması gerektiğini öne sürer. Böyle bir sorun İslamda akıl ve mantık yoluyla çözümlenmelidir. Mu’tezile’ye göre akıl hayrı, şerri, güzeli, çirkini, iyiyi kötüyü birbirinden ayırır. “Tevhit-Birlik” ile “adalet” inancını amaç edinir. Mu’tezile’ye göre Tevhit demek Allah’ı var ve tek bilmektir. Mu’tezile demek Allah’ı her türlü sıfattan arındırmak, zaman ve mekanla sınırlandırmamak demektir. Onlara göre Kuran’da el, göz, yüz mecazi anlamda kullanılmıştır. Bunlar ise akıl, mantık ile yorumlanabilir. Örneğin Allah bilendir derken bilgiyi yaratanında O olduğunu bilmek kastedilmiştir.

Mu’teziledeki ” adalet” basamağının anlamı şudur: Allah’ın kula akıl-fikir, irade-düşünce, inisiyatif-eda ve davranış-etki ve tepki-sevgi ve bağlılık duygusu vermesi, kullara peygamber göndermesi, kitap indirmesi, hak ve batılı bildirmesi, doğru ve yanlışı göstermesi bunun sonunda da kulun yaptığı hayra karşılık mükafata karşı da mücazatta bulunmasıdır. Günah ve sevapları eşit olan kullar cennet ve cehennem arasındaki bir durakta bulunacaklardır. Bu mezhep böylece uzun yıllar tartışılan hassas bir konuyu da çözümlemiş ve açıklığa kavuşturmuştur.

Malikilik: Malik B. Enes tarafından kurulmuştur. Malik 712 yılında Medine’de doğdu. Malik imanı şöyle tarif eder: Kalbimizle Allah’ın varlığını peygamberin hak peygamberi olduğunu tasdik etmek, dil ile bu gerçeği söylemek ve söylenenleri de eylem olarak uygulamaktadır. Uygulamaya Malik “Amel” adı vermiştir. Ona göre ” her ne hikmetse iman artar ama eksilmez” insan yaptığı her şeyi özgür iradesiyle yaptığı için eylemlerinden ötürü sorumludur. Ama bu arada kadere de inanmak gerekir. Yani kaderin yaptırdığı şeyler Mu’tezile bunun aksini belirttiği için Malikilik’ten ayrılır. Büyük suç işleyenlere bu mezhebe göre tövbe etmemişlerse ve Allah da bağışlamamışsa ceza göreceklerdir. Affedilmeyen tek suç Allah’a şirk koşmaktır.

Malik fıkıh çalışmalarında sırasıyla Kuran’ı Sünet’i ve Medinelilerin amellerini örnek almakta bunlarla  sorunu çözümleme olanağı yoksa işte o zaman kıyas oylunu seçmektedir. Maliki mezhebi Emevilerin son dönemi ile Abbasi oğulların ilk çağlarında ortaya çıktı. İmam Maliki El Muvata adlı iki ciltlik hadis kitabı vardır. Maliki mezhebi Hicaz’da ortaya çıkmasına karşın daha çok Mısır’da yayıldı. Şafilikle bu bölgede çatıştı ve Fatımiler döneminde unutuldu.

Eyyubiler’le yeniden alevlendi, Endülüs’te ilgi çektiyse de Zahiriye karşısında yenik düştü. Ve hadis kıtasından başka Malik’in yazmış olduğu risalelerin hepsi yakıldı. Günümüzde Mısır, Tunus, Sudan ve Afrika ülkelerinde azınlık olarak Maliki mezhebine bağlı insanlar yaşamaktadırlar. Malik sağlığında zülum eden emirlere kılıçla değil fakat halka ve kendisine doğru yolu göstermekle mücadele edileceğini söylemişti. Ne var ki bu uyarılarına karşın Abbasi Halifesi El-Mansur’un emriyle (753-773) Medine valisi tarafından dövdürülmüş ve bir kolu da dayak sırasında yerinden çıkmıştır. 796 yılında vefat etti. Medine’de toprağa verildi.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.